Misyonerler 200 yıldır Anadoluda
Hürriyet gazetesi yazarı Soner Yalçın'ın köşe yazısı...
"Tanrının İşçileri" olarak tanımlanan misyonerler, Osmanlıya 1815 yılında ayak bastı. İlk saldırıya Bitliste uğradılar.
İki misyoner George C.Knapp ve Dr. George C.Raynolds ağır yaralandı. Saldırganlardan Musa Ağa ve adamlarının gerekçesi şuydu: "Bizi tahrik ettiler... " Misyonerlerin dünyada en başarısız oldukları bölge Anadolu oldu; "din ihracı" yapamadılar ama Müslümanları patatesle, dikiş makinesi ve gaz lambasıyla ilk onlar tanıştırdı. Misyonerler, ilk kayıplarını ise Anadoluya geldikten yaklaşık 200 yıl sonra geçen hafta Malatyada verdiler. İşte misyonerlerin Anadoluda ateşle dansının kısa bir hikáyesi...
YIL 1863. Yer Bitlis. Kürt Hoyti Aşireti lideri Musa Ağa ve adamları, Heresan mahallesinin çıkışındaki ağaçların arkasına saklanmışlar, gözlerini yola dikmiş, misyonerleri bekliyorlar.
Ellerinde sopa var. Hepsi öfkeli. Öfkeleri Amerikalı misyonerlere...
Kimdi bu Amerikalılar?
Amerikalı misyonerler, merkezi Bostonda olan ve 1810 yılında kurulan "American Board of Commissioners for Foreing Missions" (kısaca ABCFM ya da BOARD) diye bilinen misyoner teşkilatının üyeleriydi.
Bu kuruluş Kalvenci geleneği temsil eden Protestan mezhebine inanan misyoner örgüttü. Anadoluyla tanışmalarının tarihi eskiydi. Anadoluya ilk gelen misyonerler Pliny Fisk ve Levi Parsons adlı iki Amerikalıydı.
Tarih 15 Ocak 1820. Yer İzmirdi. Osmanlı Devletine gelen ilk misyoner ise İngiliz "Church of Missionary Society" adlı kuruluşa bağlı çalışan bir papazdı. Yıl 1815ti. Yer, Kahireydi. Bu öncü misyonerleri, zamanla diğerleri takip etti.
MİSYONERLİĞİN ALTIN DÖNEMİ
Doğuda misyonerlik faaliyetlerinin başlama tarihi 1850li yıllardı. İki önemli şube Sivas ve Harputta kuruldu. Sonra diğer bölgelere yayıldılar. Misyonerlerin amacı neydi? Misyonerlerin Anadoluya akın etmesinin sebebi, Hz. İsanın havarilerine söylediği şu buyruğunda gizliydi:
"Gidiniz! Gerçeği (İncili) onlara anlatınız."
Soruyla devam edelim:
Niye özellikle 19. yüzyıldan sonra Anadoluya akın etmeye başladılar? Sorunun yanıtını vermeden önce, misyonerlik tarihi beş döneme ayrılır, ona bakalım:
1) Havariler Dönemi (33-100)
2) Kilise Kurucuları Dönemi (100-800)
3) Ortaçağ Dönemi (800-1500)
4) Reformasyon Dönemi (1500-1650)
5) Reformasyon Sonrası Dönem (1650-1800)
Modern misyonerler dönemi 1793 yılında Misyoner William Careyin Hindistana gitmesiyle başladı.
Soruya dönersek, evet 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl, misyonerliğin altın çağıdır. Çünkü bundan önceki dönemler Avrupada din/mezhep savaşlarıyla geçmiştir. Ancak 17. ve 18. yüzyıl aydınlanma/din reformlarıyla barış sağlanabilmişti. Yani artık, Hz. İsanın buyruğunu yerine getirecek zemin sağlanabilmişti.
İşin dinsel yönü kadar siyasi yönünün de olduğunun altını çizmemiz gerekiyor. "Altın çağ"ın bir diğer nedeni de kapitalizmin emperyalizme dönüştürdüğü bir dönem olmasıydı. Anadoluda sadece Amerikalı misyonerler yoktu.
Her ülkeye mensup misyonerler vardı. Protestanlar, Katolikler, Ortodoksların ayrı ayrı misyonerleri Anadoludaydı. Osmanlıda misyonerlik faaliyetini yürütenler daha çok Protestanlardı. Katolik kilisesi ve Rus Ortodoks kilisesinin de faaliyetleri vardı ama bunlar sınırlıydı. Anadoluda bunların kendi aralarında birbirleriyle hiç geçinemediklerini de eklemeliyiz.
Bitlisteki gergin bekleyişi unutmayalım. Musa Ağa ve adamları, dövmek için Amerikalı misyonerleri bekliyorlardı. Böylece başlarındaki "büyük beladan" kurtulacaklardı!
Bu "bela" neydi ki?
Misyoner George C.Knapp, 1856 yılında Anadoluya gelmişti. O tarihte misyoner sayısı 24 kişiydi. Bütün misyonerler gibi, Amerikalı yoksul bir ailenin çocuğuydu. İyi eğitimliydi. Misyonerlerin 21 merkezinden biri olan, Bitlis İstasyonunun sorumlusuydu. Misyoner katliamının yapıldığı Malatya, o yıllar Bitlise bağlı uç-istasyondu.
BİTLİSTE BEŞ AMERİKAN OKULU
George C.Knapp, 1860tan itibaren Bitliste inşaat çalışmalarını başlatmıştı. İnşaatlardan biri okul yapımıydı. Aynı yıl inşaatı bitirdiler. Bitlise Kız Mektebi açtılar. Okulun müdiresi Matmazel Mishery idi. Okulun 50 öğrencisi, dört öğretmeni vardı; üçü Osmanlı biri Amerikalı.
İki yıl sonra aynı mahalleye erkek okulu açtılar. Bu okulun da 64 öğrencisi, dördü Osmanlı biri Amerikalı beş öğretmeni vardı. Okulları yetimhane binası takip etti. Bitlis, Amerikalı misyonerlerin "egemenliğindeydi!"
Keza Siirt Fransızlarındı; sadece onların okulları vardı! Bir misyoner kuruluşunun olduğu yerde diğeri bulunmuyordu. Amerikalı misyonerler, niye Bitliste olduklarını soranlara hep aynı yanıtı veriyorlardı:
Yoksullara eğitim ve sağlık hizmetleri götürmek için. Musa Ağa ve adamları bu okullara mı kızmışlardı? Hem evet hem hayır. Çünkü elimizde bilgi yok. Bilinen şu:
Misyonerler geldikleri Anadolu halkının kültürüne yabancıydılar. Geldikleri topraklarda medrese dışında öğrenim kurumu yoktu. Onlar okul açtılar. Açtıkları okullardan bazıları kızlar içindi. Amerikalı misyonerler, Bitlis bölgesindeki okul sayısını zamanla beşe çıkardılar.
UZAYLI MİSYONERLER!
Bunlar arasında Rahipler Mektebi ve Sanayi Mektebi de vardı. Müslümanlar bu "gávur" okullara çocuklarını göndermiyorlardı; ama başlı başına okul düşüncesi bile tepki alıyordu. Sadece okul açılması değildi tepkilere neden olan. Yaptıkları binaların tarzı bile sevilmiyordu!
Kadın misyonerlerin giysileri, şapka takmaları ve ata binmeleri hayretle karşılanıyordu.
Misyonerlerin kendi ülke bayraklarını binalarına asmaları, yerel halk tarafından hoş görülmüyordu. Misyonerlerin yerel insanlarla diyaloglarında, geleneksel davranış kalıplarına uymamaları da sorun çıkarıyordu. Bölgenin feodal hiyerarşik ilişkilerini umursamıyorlardı; herkese eşit davranıyorlardı.
Halk merak içinde ama uzaktan misyonerleri izliyordu. Aile olarak hep birlikte, üstelik masada yemek yiyorlardı. Masalarında Anadoluda olmayan yiyecekler vardı; patates gibi. Geceleri gaz ocağı yakıyorlardı. Bu aydınlanma cihazıyla da ilk kez tanışıyorlardı.
Misyonerlerin müzik aletleri de farklıydı. Piyano, akordeon çalıyorlardı. Ellerinde dürbün, fotoğraf makinesi vardı. Ellerinde kısa zamanda yazdıkları ve bugün hálá kullanılan Türkçe-İngiliz sözlük kitabı "Redhouse" vardı.
Ve çok çalışkandılar.
Misyonerler, Anadolu halkına "uzaylı" gibi görünüyordu. Hatta öyle ki, Harputun ileri gelen üç müftüsü, ziyaret ettikleri misyoner Henry Riggse depremin ne zaman olacağını sormuşlardı! Ve klasik insan davranışıdır; insan anlamadığına düşman olur!.. Musa Ağa ve adamları, misyonerlere düşman olmuştu.
TAHRİK ETTİLER
Musa Ağa ve eli sopalı adamlarını çok bekletmeyelim... BOARDnın Bitlis bölgesi sorumlusu George C.Knapp ve misyoner arkadaşı Dr. George C.Raynolds okuldan çıkıp atlarıyla Musa Ağa ve adamlarının olduğu yere doğru yürümeye başladılar.
Misyoner Knapp, tanıdığı şehrin ileri gelenlerinden Musa Ağayı görünce, elini kaldırıp selam verdi: "Hello!" Sonrası malum...
Musa Ağa ve diğer saldırganlar, kendilerine saygısızlık yapıldığı için misyonerleri dövdüklerini söylediler. Tahrik edilmişlerdi! Sonra da eklediler: "Onlar zaten İngiliz ajanı!"
Dünden bugüne Anadoludaki "gerekçelerin" hep aynı olması rastlantı mı? Devlet, Musa Ağa ve adamlarına pek bir şey yapmadı. Zaten devlette, misyonerlere derin bir güvensizlik vardı. Devlet katında misyoner, yabancı güçlerin ajanıydı.
19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında, başta Ermeni sorunu olmak üzere devlet, Anadoludaki her olayın günah keçisi olarak misyonerleri görmeyi tercih etti! Bu toprakların yazgısıydı bu kolaycılık anlayışı:
Olayların sebebi olarak iç çelişkiler yerine, yabancı etkileri temel sorun olarak görmek!
Ermeni ayaklanmalarında bazı misyonerlerin rolü yok mudur; vardır elbet!
Ama tek sebep bu mudur? Malatyadaki katliamın bir tek sebebi olabilir mi?
Rahibeye ağlayan Türkler
MİSYONERLER Anadoluda anlaşılmamıştır; hep şüpheyle karşılanmıştır; yer yer dayak da yemiştir, gibi genel düz bir yorumun çıkarılmasını istemem. Bir başka örnek olay anlatmalıyım:
Misyonerler 1850li yıllardan beri Sivasta görev yapıyorlardı. Ama yaşanılan bir olay, misyonerler ile yerel halk arasında büyük bir dostluk kurdu.
Yıl 1891. Yer Sivas. Orta Anadolunun bu büyük şehrinin insanları kolera salgınıyla kırılıyor. Nüfusu 40 bin kişi. Salgın, bin beş yüz insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. Beş bin kişi de hasta.
Salgına karşı en büyük mücadeleyi Cizvit misyonerleri yürüttü. Çünkü:
Misyonerler, Hz. İsanın Tanrısal gücünün bir kısmını hastaları iyileştirmekte kullandığına inandıkları için tıbbi yardımları başlıca faaliyetleri arasına almışlardı.
Bu nedenle?
Kolera tedavi konusunda uzman misyoner Peder Rougier ve Saint Joseph rahibeleri aylarca Sivasta çalıştılar. Sonunda kolerayı yendiler.
Bu arada bu salgın hastalık Tokat ve Kayseri misyonerleri arasında da birer can aldı.
Çalışmaları nedeniyle başrahibe Marie Thereseye, Fransız hükümeti tarafından şeref madalyası verildi. Rahibe Marie Therese, yıllarca Sivasta sağlık hizmetleri çalışmaları yaptı.
Vefat ettiğinde binlerce Müslüman Sivaslı, rahibenin cenazesine katıldı. Gözyaşı döktü...
ANALiZ
Ya futbolcu ya imam!
MESELE ne misyonerlik, ne İncil, ne de yabancı düşmanlığı aslında. Görünür gerekçe o sadece. Kimse popstar yarışmalarına binlerce gencin katılmak için neden başvurduğunu tartışmıyor. Kimse futbol maçlarındaki bıçaklama olaylarını konuşmuyor. Kimse yoksulluğun, işsizliğin, lümpenliğin nedenlerini analiz etmiyor. Kimse gelir dağılımı adaletsizliğinin nelere yol açacağını değerlendirmiyor. Kimse 30 yıldır süren iç savaşın nelere yol açtığını söylemiyor.
Bakın. Bu cinayetler sonuç değil, başlangıçtır. Káğıt üzerinde milli geliri 5 bin dolar diye göstererek sorunları çözemeyiz; kendimizi kandırıyoruz. Sorunu polis-adliye önlemleriyle de engelleyemeyiz. Cezaevlerindeki ranzalarda ikişer, üçer kişinin yattığını biliyor musunuz?
Ne "teşhis" koyabiliyoruz, ne de "tedavi" yöntemini tartışıyoruz. Oyalanıyoruz. Çözümü cezada arıyoruz; bilmiyoruz ki, ne kadar çok ceza verirseniz o kadar çok suç üretilir. Ya da:
Sorunu hep görünürde, elle tuttuklarımızda arıyoruz. Polis beceriksiz... Diziler yönlendiriyor... Milliyetçilik dalgası... Bir de her taşın altında aradığımız yabancı devletler şüphesi var elbet!
Nedenleri, sorumlulukları başkalarının üzerine atarak sorunlarımızdan kurtulacağımızı sanıyoruz. Şark aklı budur işte! Yine öyle yapacağız. Bulacağız görevini yapmayan bir iki emniyet görevlisi! Rahatlayacağız.
Ya da yine "derine" dalıp, "derin ilişkiler" peşinde koşacağız. Aydınlatalım derken bulandıracağız. Unutmayın, en çok zarar verenler, en yararlı olmak isteyenlerdir!
Bir de, her siyasal grubun diğerini suçlamasını izleyeceğiz. Aslında, tüm bu olanların nedenini, 10 yaşındaki bir yoksul çocuk, "Büyüyünce ne olacaksın" diye soran TV muhabirine söylemişti: Ya futbolcu, ya imam!
Burada söylenen, ne bildiğimiz futbolcu, ne de imamdır. Burada söylenen şudur:
Ya zengin olurum, ünlenirim ya da din düşmanlarıyla savaşırım! Malatya vahşetini, ünlü olamamış bu çocuklar gerçekleştirmiştir. İyi hayat sunamadığımız çocuklarımızın sayısı her geçen gün maalesef artmaktadır. Mesele iktisadidir, kültüreldir.
Siyaset bunlardan çok sonra gelir.
Ve anlatmalıyız çocuklarımıza, insanın doğruluğuna kesinlikle inandığı şeyler, asla doğru olmayan şeylerdir!...